Mustafa ŞENTOP
DÜŞÜK YOĞUNLUKLU DARBE
Son yıllarda yaşamış olduğumuz hadiselerde göstermektedir ki Türkiye’nin gerçekte temel sorunu, iktidarın kaynağı ile ilgili bir sorundur. Rivayete göre, Cumhuriyet’le beraber, “teokratik” kökenli devlet anlayışı terk edilmiş, egemenliğin kaynağı gökten yere indirilmiş tir. Kelimelerin örtüsünü kaldırıp baktığımız zaman, görünen, devleti altı yüz yıl idare eden Osmanlı ailesinin yönetimden uzaklaştırılması, yerini, uzun bir süre “şekli” anlamda da olsa, seçimle işbaşına gelen yöneticilerin alması hadisesidir.
Devletin algılanması, konumlandırılması, milletle münasebeti ve yönetim usullerine dair hususlarda yani muhtevada kayda değer bir değişiklikten söz etmek mümkün görünmemektedir. Saltanatın resmen kaldırılışından bu yana geçen yaklaşık seksen altı yıllık zaman dilimin de, dünyadaki gidişata da paralel olarak devlet yöneticilerinin seçimle belirlenmesi esası yerleşmeye başlamıştır.
Ancak, 27 Mayıs 1960’ta yapılan askeri darbe ile başlayan süreç, seçimle belirlenen yöneticilerin “iktidar”ını içerik olarak sınırlı ve görüntüsel hale getirmiş, bürokrasiye kaynağı belli olmayan bir egemenlik yetkisini kullanma imkanı vermiştir. Türkiye, elli yıldır, “düşük yoğunluklu darbe” süreci içinde, seçilmişlerin iktidar oyununu izlemektedır. Bu değerlendirmenin bir mübalağa içerdiği düşünülmemelidir; demokratik bir ülkede mümkün olabilecek en büyuk çoğunlukla (yüzde elli) iktidara gelen ve ülkeyi beş yıldır yöneten bir siyasi parti. kızların üniversitelere başörtülü olarak girmesini sağlayacak bir adım atamamakta, buna teşebbüs ettiğin de kapatma hamlesiyle karşılaşmaktadır.
Egemenliğin “gökten yere indirilmiş” olmasına rağmen, iktidarın halkın oylarıyla belirlenemiyor olmasının iki temel sebebi vardır: Bunlardan birincisi Türki ye’ye mahsus bir sebeptir. Yüzyıllar içın de oluşmuş ve gelişmiş bir devlet ve yönetim anlayışının, “Arkadaşlar, yarın Cumhuriyet’i ilan ediyoruz” sözüyle değişivermesini beklemek doğru olamaz. Özellikle, 19. yy başlarından itibaren iyice yerleşen, padişahı ve yetkilerini sembolik hale getirip asker ve sivil bürokrasiyi güçlendiren bir gelenek, istiklal Savaşı sırasında da önemli ölçüde beslenmiştir. Kendini devletin gerçek sahibi addeden, devlet ve millet işlerini sadece kendisinin bilebileceğine inanan bu bürokratik anlayış, zengin bir tarihi birikime dayanmaktadır.

Cumhuriyet ve demokrasi benimsendiği halde, iktidarın bir türlü seçimle belirlene memesinin ikinci temel sebebi daha geneldir; bu sebep, Batı dışındaki dünyada silahlı kuvvetlere yüklenen misyonla alakalıdır Birçok ülkede modernleşme askerin modernleşmesiyle başlamıştır. Silahların ve eğitimin modernleştirilmesi maksadıyla başlayan süreç, askeri Batı dışı dünyada modernleşme ideolojisinin taşıyıcısı haline getirmiştir. Bu sürecin sadece kendiliğinden geliştiğini düşünmemek gerekir; Batı, kendi değerlerinin daha hızlı ve daha kolay bir şekilde taşınmasını mümkün gördüğü için askerleri desteklemiş, onların bir siyasi güç haline gelmesini arzu etmiştir.20.yy’da batı dışı dünyadaki ülkelerin büyük bir çoğunluğunda askeri diktatörlüklerin bulunması, yine önemli sayıda ülkede sık sık askeri darbelerin yapılması, askerin modernleştirici misyonuyla alakalıdır. Böyle bir durumun Batı için arzu edilen sonucu verip vermediği ayrıca tartışılmalıdır. Ancak, Batılı olmayan ülkeler bakımından asker aracılığı ve öncülüğüyle modernleşme bir paradoksa dönüşmüştür; askerin almış olduğu eğitimin, mesleki karakter ve deformasyonunun, zeka ve birikiminin modernleşmeyi bir zihniyet meselesi olarak algılayabilecek imkanı sunmaması, içi boş, sadece görüntüye dayalı bir modernlik, kısır bir “gardrop devrimciliği” tablosu ortaya çıkartmıştır.
Böyle bir modernleştirme misyonu, gerçek anlamda modernleşmeyi sağlayamadığı, bu bakımdan ülkeleri en azından maddi anlamda güçlü hale getiremediği gibi, zor kullanımı suretiyle gerçekleştirilmeye çalışıldığından, ülkelerin kendine mahsus değerlerini de tahrip etmiştir. Bu durum, tam anlamıyla, Dimyata pirince giderken eldeki bulgurdan olmaktır.
Batılı olmayan ülkelerde ve özellikle Türkiye’de, asker ve sivil bürokrasinin bugün gelinen durumla alakalı bir muhasebeyi yapmadığını ve yapamayacağını düşünüyoruz. Hala, darbe planlan ve müdahaleler üzerinden tartışma yürütüyor olmamız bunun göstergesidir. Askerin eğitiminin, mesleki karakterinin, zeka ve birikiminin modernleşmeyi gerçekten anlayabilecek seviyede olamayacağını ifade ederken, zaten böyle bir muhasebeyi yapamayacağını da belirtmiş oluyoruz. Buna Türkiye’den iki örnek verebiliriz: Uluslararası ilişkilerin yapısını ve işleyişini bir bütün olarak kavrayamayan anlayış, Türkiye’nin Yunanistan’a karşı en büyük kozu olan NATO’ya dönüş vetosunu bir “asker sözü”ne inanarak imha edebilmiştir. Birkaç sene önce, eğitim meselelerinin tartışıldığı bir ortamda, bütünüyle pozitivist bir bilim anlayışını yegane hakikatmiş gibi savunan, başka ihtimali aklından bile geçirmeyen, bilime ve bilimselliğe dair süregelen yaklaşık yüzyıllık tartışmalardan bihaber olan bir yetkilinin ülkeye şekil verme gayreti ne kadar hazindir.
Son günlerde, en azından, psikolojik ortam itibarıyla hareketlenen şu veya bu derecedeki “müdahale” ihtimallerinin sadece tartışılıyor olması bile Türkiye’ye yeni bir darbe vurmaktan başka bir mana taşımamaktadır. Bu konuda seçilmiş siyasetçilerin vurdumduymazlığını da gözardı etmemek gerekir. Türkiye yaklaşık elli yıldır bir “düşük yoğunluklu darbe” ortamında yaşarken, demokratik hukuk devletinin güçlendirilmesi için atılmış somut, güçlü ve kalıcı bir adım görülmemektedir. Böyle bir adım, ancak yaşanan darbelerin bütün boyutlarıyla tartışılması ve darbecilerin yargı önüne çıkartılması ile atılabilecektir. 12 Eylül’ün sadece işkencelerle, bireysel hak ihlalleriyle tartışılması bize bir çıkış sağlamaz; darbelerin uluslararası sistemin bir kontrol aracı olarak gerçekleştirildiği, dolayısıyla millete ve devlete karşı açık bir ihanet olduğu ortaya konulmadan, yani darbeler “deşifre” edilmeden Türkiye bir mesafe alamayacaktır. •
EKiM MOSTAR

