Kravatınızı taktınızmı?

Kravatınızı taktınızmı?
Kravat bir “giyisi” bile değil.Mendil kadar dahi işlevselliği yok.Bir “ihtiyacı”karşılamıyor.Tam anlamıyla bir fazlalık.Hiçbir makul açıklamasıda yok.
Dahası, kimi zaman,takanı gülünç duruma düşüren bir fazlalık.Mesela ortalık yanıyor.Bayımız takmış boynuna o ince uzun pez parçasını, birazda kiloluysa, gıdığının etleri yakadan dışarı taşmış, buram buram terliyor.
Niye ? Hiç,”kravatlık olsun”!Yaşanmış bir olay hatırlıyorum.Bir karton fabrikasında, fabrikaya kravatla girme gafletinde bulunan bir teknisyen, ilgilenirken kravtın ucu maknaya takılmış. Zavallı, az kalsın bir kravat uğruna canından oluyordu.
Kravatın boyunlara ip takıp cekmek için fırsat gözetleyenlere nasıl altın fırsatlar verdiğine hiç girmeyelim.Sanırım bunun acısını en çok da karısından sopa yiyen kravatlılar çekiyordur.
Hayrı yok, işlevi yok, gereği yok, yararı yok, iyi de, karavat niçin takılır?Bunun tek cevabı var: simge olduğu için. Evet, kravat “Batı’nın simgesidir”.Önce “fular” ile başladı, sonunda kravat “statü” simgesine dönüştü. Onun için mafya babaları, büyük hırsızlar, beyaz kadın tacirleri,uyuşturucu baronları, kravatlı dolaşmaya özen gösteririler
. Çünkü, kravat simgesi üzerinden kendilerini meşrulaştırırlar.Bizde, “Devrim”lerin milleti devirdiği yıllarda, kravat yüzünden de canlar yandı. “kravat yüzünden de mi?”dediğinizi duyar gibiyim. He ya! Şu ince uzun bez de “resmi”değil, ama “gayr-ı resmi” olarak rejimin kutsalları arasına girdi. Hani Ecevit’in bile itiraf ettiği “gardırop devrimleri” lafı vardı ya! İşte o paketin, adı yasalarda geşmeyen üyesi. Osman yüksel serdengeçti, kravatı sevmezdi. “kim geçirdi bu yuları bu milletin boynuna ulan?” diye gürlermiş.

Meclis’te bu yüzden, malum takım kavga çıkarmış. Serdengeçti kravat takacağına söz vermiş de birilerinin şişi inmiş. Ertesi gün geldiğğinde yine boynunda karavat yokmuş. “hani söz vermiştin”demişler. O da, “taktım” demiş, “ama siz yanlış yere bakıyorsunuz.” Meğer boynuna değil beline takmış.
12 Eylül yadigarı Kenan paşa’mızdan.Fethullah Hoca randevu istemiş,

o da “kravat takarsa görüşürüm”demiş. Ve tabii, bu iş yatmış. Bir yerde muttaki alimle, sorumsuz akedemisyenler arasındaki ayrımdan söz ediliyordu. Biri, “bu ikisini kısa yoldan ayırt etmenin imkanı var mı?” diye sordu. Orada oturan, ömrünü ilme adamış ak sakallı bilge zat cevabı yapıştırdı: “boynuna bakın. Alim, kendi eliyle boynuna yular geçirmeyendir.”

